İşte dünyamızın işleri!..

2008-09-21 05:07:00

Katillere, canilere, canlı bombalara bu sefer hedef gösterilen Mickey Mouse’tan başkası değil İşte dünyamızın işleri!.. İşin aslını ararsanız, ben size bu hafta Ahmet Rasim’in “Ramazan Hasbihalleri”nden söz edecektim!.. Ne var ki, geçen perşembe günü Milliyet gazetesinde okuduğum bir haber, yazı planımı altüst etti. Söz konusu haberin başlığı şöyleydi: “Mickey Mouse Öldürülmeli”. Katillere, canilere, canlı bombalara bu sefer hedef gösterilen, ünlü çizgi roman kahramanı Mickey Mouse’tan başkası değildir!.. İyi de, suçu neymiş bu hayal kahramanının? Sevimli farenin kabahatinin neler olduğunu haberden okuyoruz: “Arap ülkelerinde yayın yapan El Mecd TV’deki bir programda, İslam dininin farelere yaklaşımı hakkında bir soruyu yanıtlayan Şeyh Muhammed Munacid, ‘Şeriata göre fareler tiksindirici ve pis yaratıklardır. Bu hayvanlar şeytanın askerleridir’ dedi. Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçiliği’nde görevli eski bir diplomat olan Munacid, programda, ‘Bu korkunç varlıkları çocuklara sevdiren Mickey Mouse’un mutlaka öldürülmesi gerekir’ dedi.” Eduardo Galenao’nun “kapitalizmin cana yakın hayvanat bahçesi” olarak gördüğü Disney’in çizgi film kahramanlarını eleştirdiğini bilirdim… Ama, Uruguaylı yazar, Latin Amerika’nın özgürlük harekâtına karşı olarak, sömürgeciliği dayatan diktatörlerin ekmeğine yağ sürdüğü için şüpheyle yaklaştığı Disney’in çizgi film kahramanlarına karşı yasak ya da şiddet uygulanmasını önermemektedir. Oysa, okuduğum haberde, Mickey Mouse’un öldürülmesi izleyiciye verdiği mesajlar yüzünden değil, yalnızca doğadaki kimliğinden... Devamı

şiir gibi!

2007-12-08 20:00:00

sevginin... 'tık' Devamı

turgay fişekçi/defne gölgesi

2007-12-05 06:35:00

Şiir Düşünmek Şiir yazmakla, şiir üstüne düşünmek ayrı şeyler midir? Belki sormak bile gereksiz, şiir yazan birinin elbet, şiirin ne olduğu, nereden gelip nereye gittiği üstüne düşünmesinden daha doğal ne olabilir ki! Ama her gün birbirinden ilginç garipliklerin yaşandığı ülkemizde, şiir sanatı da payına düşeni alıyor. Şiirle hiçbir ilgisi olmayan sulu gözlü duygusallıkların, laf ebeliklerinin, türlü kültür yozluklarının kitle iletişim araçlarından sunulmasıyla, şiir sanatının da terazisi bozuldu. Eğriyi doğruyu tartmakta çok zorlanıyor. Yazdığı şiirleri göndererek görüşlerimi soranlar, sağ olsunlar hiç eksilmiyorlar. Ancak böyleleri içinde gerçek şaire rastlamak, buğday ambarında bir inci tanesini aramaya benziyor. Şiir yazdıklarını söyleyenlerin ürünlerine bakıp şiirden bu denli uzak olduklarını görmek korkutuyor beni. Nasıl bir sanat dalı bu denli başka bir şey gibi algılanabilir diye şaşıyorum. Onlara verdiğim en temel yanıt ise şiir yazmayı bir süre bir yana bırakarak şiir üstüne kitaplar okumaları ve şiirin ne olduğu üstüne düşünmeleri gerektiği oluyor. **** Şiirin ne olduğu nasıl anlaşılır? Bunun ne yazık ki, açık bir tanımı, yolu yöntemi yok. Okuyarak diyoruz, en genel anlamda. Önemli şairleri, şiirdeki değişim ve gelişimleri, şiir eleştirilerini, şairlerin şiir üstüne kitaplarını, başarılı şiir çevirilerini, büyük şairlerin yaşamöykülerini... Her şey gibi şiiri öğrenmenin de yolu sonu gelmez bir okumadan geçiyor. Üstelik az değildir bizde şiir üzerine düzyazı yazarak, şiirin ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini anlamaya, anlatmaya çalışmış şairler. Tanpınar' dan Orhan Veli' ye, Cemal Süreya' dan Turgut Uyar' a zengin sayılabilecek bir kitaplığımız vardır bu alanda. Nurullah Ataç , günlük gazetede, okurların her gün ne söyleyeceğini merak ettiği şiir eleştirileri yazardı. Melih Cevdet Anday , bu geleneği gazetemizdeki yazılarında dönem dönem sürdürdü. Onların kitaplaşmış bu yazıları bugünün okurları için bulunmaz değ... Devamı

bil/di(ri)

2007-11-03 01:38:00

okuyorum okuyorum doymuyorum Devamı

temele gül dikenler/asım bezirci

2007-10-15 20:05:00

HASAN HÜSEYİN   İLK ŞİİRLER             “Ağustos Şiiri” 1959’da Dost dergisinde basılır. Hasan Hüseyin Korkmazgil o sıra otuz iki yaşındadır. Gerçi bu onun yayımladığı ilk şiirdir, ama yazdığı ilk şiir değildir. Çünkü ilk şiirini ondan yirmi yıl önce kaleme almıştır. Bunu bendeki mektuplardan çıkarıyorum:             “…927’de Gürün’de doğdum. Demiryolları işçiliğinden emekli Şükrü Ağa’nın Gülşan’dan olma sekiz çocuğunun üçüncüsüyüm. İki kıtlık -929 ve 939 – arasında, zengin bir doğanın kucağında, yoksul bir sosyal çevrede, renkli bir çocukluk geçirdim. Bütün oyuncaklarımı kendim yaptım. Çok masal, türkü dinledim. Giderek şiire yöneldim: 939 Erzincan depremine ağıt yaktım. Sonra manzum mektuplar dizdim, asker analarını ağlattım. 942’de parasız yatılı sınavını kazandım. Niğde Ortaokulunda üç yıl disiplinli, zeki çalışkan, çok okuyan bir öğrenciydim. 945’te Adana Erkek Lisesi. Şiir tutkum artıyor. Heceyi aruzu denedim. Çok okudum, çok yazdım. Duvar gazeteleri, ırgat pazarları, işçi kahveleri, bilinçlenme, sosyal başkaldırış, aşk, disiplinsizlik, 948’de tutuklandım. Sonu beraat. Çukurova’yı anlatan “Uyanan Şehir” adlı uzun şiirim mahkeme mahzeninde kaldı…”             Hüseyin liseden sonra Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirir. Altı buçuk ay Maraş’ın Göksun ilçesinde Türkçe öğretmenliği yapar. 1951 yılı başında bir tertibe kurban gider:             “… Yeniden tutuklandım. 142’den hüküm giydim. Her şeyimi yitirdim. Şiirlerim, denemelerim, kitaplarım, mesleğim, yedek subaylığım… Hepsi gitti. Film koptu. Aldılar beni halkın içinden, verdiler halkın içine. 954’ten 960’a kadar trenlerde, kahvelerde, ... Devamı